• Gürsel YILDIZ ‘ın 10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ MESAJI

    Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ  ‘ın 10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ MESAJI

    10 Aralık 1948 tarihinde insan haklarının temel belgesi olarak kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilerek yayınlanmıştır.
    İnsan haklarını ortak temel ilkeler çerçevesinde evrensel seviyeye taşıyan bu beyanname günümüzde temel hak ve özgürlükler alanında tüm devletler için küresel düzeyde referans niteliği taşımaktadır.

    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, tüm insanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin, yalnızca insan oluşlarından dolayı eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkına sahip olduğunu ilan etmektedir. Buna göre herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya herhangi bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, servet, toplumsal statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin Beyannamede belirtilen tüm hak ve özgürlüklerden eşit bir şekilde istifade etme hakkına sahiptir.

    gurselyildiz4

    Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” sözünden ilham alarak, tarih boyunca din, dil, kültür ve etnik köken ayrımı gözetmeksizin tüm insanlara kucak açan milletimiz mazlumlar için daima sığınacak emin bir liman olmuştur. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 6 Nisan 1949 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Kararıyla uygulamaya konulması ülkemizin bu konudaki hassasiyetini ortaya koymuştur.

    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirtilen; Eşitlik, Yaşam Hakkı, Kişi Hürriyeti ve Emniyeti, İşkence Yasağı, Masumiyet Karinesi, Özel Hayatın Gizliliği, Seyahat Hürriyeti, Ailenin Korunması, Din ve Düşünce Hürriyeti, Düşünceyi Açıklama Hürriyeti gibi hak ve özgürlükler Anayasamızın temel ilkeleri arasında yer almıştır.
    10 Aralık İnsan Hakları Günü’nün tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyor, vatandaşlarımızın İnsan Hakları Günü’nü tebrik ediyorum.

  • 6 Aralık Diş Teknisyenleri Günü Kutlu Olsun

    Hak ve  Huzur Partisi Genel Başkanı  Gürsel YILDIZ “Ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin vazgeçilmezlerinden biri de diş teknisyenlerimizdir.  Ülkemizde 10 Binin üstünde  Diş teknikeri, Teknisyeni ve  Diş Klinik Yardımcısı arkadaşımız vefakarca hizmet üretmektedir.

    2015 yılında Sağlık Bakanlığı’na bağlı kurum ve kuruluşlarda 25 Milyon 800 Bin poliklinik, 5 milyon 308 Bin Diş Çekimi, 1 Milyon 975 Bin kanal tedavisi ve 7 milyon 556 Dolgu işlemi gerçekleştirilmiş ve 404 bin cerrahi müdahalede bulunulduğu düşünüldüğünde nasıl bir yoğunlukta hizmet sunumuna katkı sağladıkları açıkça görülmektedir.

    genelbaskan

    Aşırı yoğun bir hizmetin kısıtlı personel imkanları ile yürütüldüğü böyle bir çalışma düzeninde çalışanlar sağlıklarının tehdit altındaki ortamlarda büyük bir özveri ile görevlerini yapmaktadırlar ama emeklerinin karşılığını ne yazık ki alamamaktadırlar. İş yoğunlukları sürekli artmasına rağmen döner sermaye ek ödemeleri ise azalmaktadır.

    Pek çok diş teknisyenimiz çalışma koşulları nedeniyle toz ve kimyasallarla gelişebilen tedavisi olmayan silikozis hastalığı başta olmak üzere pek çok meslek hastalığıyla karşı karşıya kalmıştır.

    Diş hekimlerimizin, Diş Klinik Yardımcısı, Diş Teknisyenleri ve Teknikerleri başta olmak üzere ADSM’lerde, Ağız ve Diş Sağlığı Hastanelerinde ve hastanelerimizin diş kliniklerinde görevli tüm çalışanların sorunlarına çözüm bulunmasını istiyor ve onların haklı taleplerinin her platformda destekçisi olacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz.

    dis dis2

    6 Aralık Diş Teknisyenleri günü sağlık hizmetinin vazgeçilmez bir parçası olan tüm diş teknisyeni arkadaşlarımızın 6 Aralık Diş Teknisyenleri Günü kutlu olsun.

  • 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü Kutlu Olsun

    Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı  Gürsel YILDIZ” 5 Aralık “Kadına Seçme ve Seçilme Hakkı”nın Verilmesinin 82. Yılı, Kutlu Olsun!”

    Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı  Gürsel YILDIZ”Kadınlar, anne olarak ailede üstlendiği rolün daha fazlasını üretimde ve kalkınmada oynamalıdır. Kadını eğitemeyen, üretime sokamayan toplumlar, tüketen ancak üretmeyen bir yapı oluşturur. Kadın girişimcilere pozitif ayrımcılık uygulanacaktır”

    “KADINLAR SEÇİYOR AMA SEÇİLMİYOR”

    5 Aralık 1934’te Başbakan İsmet İnönü ve 161 arkadaşının verdiği önergeyle “seçme ve seçilme” hakkını elde eden kadınlarımız bugün seçme hakkını kullanıyor ama ne yazık ki seçilme hakkını kullanamıyor.

    Kadınların 81 yıldır yer aldığı TBMM’de 80 yıldaki toplam sayıya göre bir kadın vekile karşı 71 erkek vekil seçildi.

    81 yıllık tarihte Meclise şu ana kadar 30 bin 800 milletvekili seçildi. Bu vekillerden yalnızca 427’si kadın, 30 bin 373’ü ise erkek.

    1923’te kadınların nüfustan sayılmasına bile karşı çıkan Meclis, 1934’te, Atatürk’ün önderliğinde, Fransa ve İsviçre’den önce, bu büyük devrimi gerçekleştirdi ve kadınların siyasal hakkını yasalaştırdı. O oturumda söz alan Sivas milletvekili İsmail Mehmet “Senelerden beri hizmet ettiğimiz padişahtan biz bu hakkı isteseydik, ödül olarak bizi ya ipe çekerdi ya denize atardı. Türk kadınları, sizin için mutluluğun yolu açılmıştır, çünkü başımızda Atatürk vardır.” demişti.

    Bugün ülkemiz, parlamentodaki kadın milletvekillerinin sayısı bakımından üçüncü dünya ülkelerinin bile gerisindedir.

    Bu utanç verici durumun sorumlusu, kadın- erkek eşitliğini temel felsefe edinmiş Cumhuriyet’in ilkelerini göz ardı eden, yok sayan “erkek-egemen” siyasi partilerimizdir.

    Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, yönetimde de eşit oranda temsil edilmek hakkına sahiptir.

    Kadınlara seçme ve seçilme hakkını sağlayan Cumhuriyet önderlerini saygıyla anıyor, bu temsil hakkının gerçekleşmesi için bütün siyasi partileri, kadınlara yüzde elli kota uygulayamaya -yeniden ve yeniden- davet ediyoruz.

    24kasim

    5 Aralık 1934’te ”Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı” veren yasanın kabul edilmesiyle ülkemizde her yıl bu gün, ”Kadın Hakları Günü” olarak kutlanıyor.

    576

    Atatürk’ün Türk toplumunu yüceltme çabaları doğrultusunda, gelenekçi tutumu ortadan kaldırarak yenileşme arayışı içinde, çağın gereğine uygun kurumları, örgütleri yerleştirmek çabasıyla yaptığı inkılaplar, yeni neslin bu çizgide yetişmesi amacını taşıyordu. Bu nesil Türkiye Cumhuriyetini geleceğe taşıyacaktı. Nitekim Atatürk yeni neslin yetişmesi ve eğitiminde birincil rol oynayan Türk toplumunun temeli kabul ettiği aileye ve ailenin de direği olarak gördüğü Türk kadınına çok büyük önem vermiştir. Özellikle hukuk alanında kadınlara geniş haklar tanımıştır.

    Atatürk, 1923 yılında “…şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir” ya da ”…toplumun başarısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur” derken bu yaklaşımını dile getirmektedir. Bu hedef için önemli bir başlangıç olarak 1924 yılında yürürlüğe konulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim merkezileştirilmiş, aynı zamanda kızlarımıza ilkokul, ortaokul ve yüksekokul öğreniminin kapıları açılmıştır. Bunun anlamı cinsiyet ayrımı gözetilmeden eğitimde eşitlik olanağının yaratılmasıdır.

     Avrupa Kadınlarından Çok Önce Bu Haklara Sahip Olduk

    Mustafa Kemal Atatürk’ün girişimiyle kadın haklarına yönelik inkılaplardan biri ve şüphesiz en önemlisi, seçme ve seçilme hakkıdır. 1930 yılında Türk kadınına belediye seçimlerine katılma hakkı verilmiş, 5 Aralık’ta, 82’inci yıl dönümünü kutladığımız 5 Aralık 1934 tarihinde de Türk kadını seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur.

    Anayasada bu madde yer alırken Atatürk, kadınların haklarını salahiyet ve liyakatle kullanmaları gerektiğini de vurgulamıştır. Türk kadınları pek çok Avrupa kadınından çok önce bu hakka sahip olmuştur. 5 Aralık 1934 günü dünyada kadınların yasal olarak milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu ülke sayısı 28, bu hakkın kullanıldığı ülke sayısı ise sadece 17 idi. Kadınlar seçme/seçilme hakkına Fransa’da 1944, İtalya’da 1945, Yunanistan’da 1952, Belçika’da 1960 ve İsviçre’de 1971 yılında kavuştular. Bu anlamlı gün tüm kadınlarımız için kutlu olsun”

  • Abdullah AYKUT, 4 Aralık Dünya Madenciler Günü Mesajı

    Abdullah AYKUT, 4 Aralık Dünya Madenciler Günü Mesajı

    Mardin Kızıltepe  ilçesinde  Partisinin  örgütlenme çalışmalarını  sürdüren Hak ve Huzur Partisi  Mardin İl Başkan Yardımcısı Abdullah AYKUT , 4 Aralık Dünya Madenciler Günü dolayısıyla bir mesaj yayımladı.

    Aykut  mesajında şunları ifade etti;

    “4 Aralık tarihi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “Dünya Madenciler Günü” olarak kutlanmaktadır.

    Madenci kardeşlerimiz, dünyanın en zor ve en anlamlı mesleğini yaparak, yeraltı kaynaklarımızı insanlığın ve ülkemizin hizmetine sunmaktadır. Bu görevi yerine getirirken yerin metrelerce altında canlarını hiçe sayarak verilen mücadeleyi, birlikteliği ve dayanışmayı başka meslek dallarında göremeyiz. Geçimlerini sağlayabilmek için tehlikeli ve zor koşullar altında canları pahasına çalışan madenci arkadaşlarımız çok büyük emek vermektedirler.

    Bugün, başka hiçbir alanda göremeyeceğimiz, işe giderken “hakkını helal et” denerek salavatlanan, eve döndüğünde “geçmiş olsun” ile karşılanan madenci dostlarımın günüdür. Onlar, yüzündeki kömür lekeleriyle dünyanın en temiz insanları. Onlar, her ilmiği emek olan, parıldayan bir yüreğe sahip elmas adamlar.

    abdullah

    Taşkömürü üreterek ülkemiz ekonomisine kazandırma mücadelesinde  binlerce  şehit veren Ülkemiz’e , yerin yüzlerce metre altında canı pahasına emek harcayan madencilerimize vefa borcumuzu asla ödeyemeyiz.

    maden20

    Bu vesile ile madenlerde hayatlarını kaybeden tüm maden şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyor, hayatta olan tüm madencilerimizin ‘4 Aralık Dünya Madenciler Günü’nü kutlayarak, sağlık ve mutluluk diliyorum” dedi.

     

    madenhhp

    kizi46 kizi47

    ????????????????????????????????????

  • 4 Aralık Dünya Madenciler Günü

    Gürsel YILDIZ Dünya Madenciler Günü nedeniyle  bir  mesaj  yayımladı

    Hak ve Huzur Partisi  Genel Başkanı Gürsel YILDIZ Dünya Madenciler Günü nedeniyle  bir  mesaj  yayımladı.

    Hak ve Huzur Partisi  Genel Başkanı Gürsel YILDIZ “4 Aralık tarihi, madenciliğin piri olarak kabul edilen Santa Barbara’ya adanmış olup, Roma İmparatorluğu zamanında babasının gazabından kaçarak, madencilerin çalışmakta olduğu bir mağaraya sığınan ve bu madenciler tarafından azize kabul edilen Santa Barbara’nın aynı zamanda İzmit’te yaşamış olması ve efsanenin geçtiği mekânların Anadolu olmasının da ayrı bir önemi vardır.

    Yer altı kaynaklarımıza ilişkin, ülke çıkarları temelinde yerli sanayimizi destekleyen, akılcı, halktan emekten yana bir madencilik politikasının olmaması, ülkenin kalkınmasında toplumsal refahın yükseltilmesinde madenciliğin payını arttıramadığı gibi, bu durum madencilik sektöründe çalışan emekçilere de işçi sağlığı ve işçi güvenliğinden yoksun bir çalışmayı, üretilen değerden hakça pay alamamayı da beraberinde dayatmaktadır.

    maden5

    Bilimle, emekle, inatla, umutla….

    Jeolojik olarak milyonlarca yılda oluşan, oluşurken hiçbir kişinin, kurumun, sınıfın katkısının  bulunmadığı, emek harcamadığı madenlerimizin bu özelliğiyle de tüm insanlığın ortak değeri olduğu, sağlayacağı faydanın da toplumsal olması gerektiği bilinir.  Bilinir bilinmesine de, madenlerin ülkeye yansıttığı zenginliğin çok uzağında kalır maden emekçileri… Armutçuk grizu faciası, Amasya grizu faciası, Kozlu grizu faciası, Soma, Sorgun, Küre, Mustafakemalpaşa, Dursunbey, Keşan,Kozlu, Şırnak’ın Kemerli , Şırnak’ın Dağkonak, Karaman’ın Ermenek, Bartın’ın Amasra , Zonguldak’ın Gelik beldesi, Elâzığ’ın Alacakaya ilçesi, Bingöl’ün Genç ilçesi, Sivas’ın Gemerek ilçesi, Muğla’nın Fethiye ilçesi,Zonguldak’ın Karadeniz Ereğli ilçesi, Amasya’nın Suluova ilçesi, Muğla’nın Milas ilçesi,Ankara’nın Nallıhan ilçesi, Siirt’in Şirvan ilçesi, Zonguldak`ta grizudan yaşamlarını yitirmek onların ‘ kaderleri‘; Elbistan‘da açık ocakta altında kaldıkları milyonlarca ton toprak onların mezarları olur. Açlığa yoksulluğa mahkum edilirler, sigortasız çalıştırılırlar… İlkel koşullarda alın terlerini akıtmaya devam ederler… Genç yaşta öleceğini bilir yine üretirler.

    gurselyildiz4

    Ülkemizde madencilikte de uygulanan özelleştirmeler nedeniyle, ülkemizin kalkınmasında başta rol oynayan kamu kuruluşlarının büyük kısmı bu gün kalmamış; Etibank, Sümerbank, KBİ, Çinkur, Demir Çelik İşletmeleri, vb kurumlar yok edilmiştir. TKİ‘nin elindeki linyitlerimizin devri yasalaşırken, kamunun elinde kalan son kale “gözümüzün nuru”  borlarımızın özel sektöre devrini öngören yasa da TBMM‘de beklemektedir.

    maden2 maden3  maden7 maden10 maden11 maden12 maden15

    Hak ve Huzur Partisi  ülkemizde ulusal bir madencilik politikasının oluşturulmasını; Yenilenemez doğal kaynağımız olan madenlerimizin, çevresel değerlerimizi de gözeterek en verimli biçimde işlenerek, yüksek katma değer yaratacak şekilde son ürünlere dönüştürülmesinin sağlanması ve ülkenin gelişmesinde, toplumsal refahın yükseltilmesinde madenciliğin katkılarının arttırılması yaklaşımımızı savunmaya yer altı kaynaklarımızın gerçek sahibinin halkımız olduğunun bilinciyle devam edecektir.

    maden1

    4 Aralık Dünya Madenciler Günü`nde; madenleri arayıp bulan, işleyen,  alınterleri ile karanlık maden ocaklarını aydınlatanlara, hayatı yaratanlara Selam olsun!

    maden20

    Tüm maden emekçilerimize aileleri ile birlikte sağlıklı,mutlu ve acıların yaşanmadığı yarınlar diliyoruz”

    madenhhp

  • Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü

    HHP Lideri Gürsel YILDIZ, Dünya Engelliler Günü nedeniyle bir mesaj yayınladı.

    HHP Lideri Gürsel YILDIZ 3 Aralık Dünya Engelliler Günü dolayısıyla yayınladığı mesajında “Engellilerin önündeki engelleri yıkmak, Türkiye’nin önündeki engelleri aşmanın temel yoludur” vurugusunda bulundu. YILDIZ, şunları söyledi:“Halkımızın huzur ve mutluluğu tüm yurttaşlarımızın doğuştan sahip oldukları hakları özgürce kullanabilmeleri ve hiçbir ayrım gözetmeksizin ülkemizin imkânlarından eşit şekilde yararlanabilmeleri ile olanaklıdır. Engelli veya engelsiz tüm yurttaşlarımızın toplumsal yaşamda etkin bir şekilde yer alabilmesi, fırsat eşitliğinden yararlanması ve hiçbir ayrımcılığa uğramadan haklarının korunması geleceğe güvenle bakmamızın temel şartıdır. Anayasamızda yer alan sosyal devlet ilkesi gereğince insanlarımızı sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak devletin görevidir. Topluma sunulan tüm hizmetlerin engelli yurttaşlarımıza da eşit ve erişilebilir bir şekilde sunulması, yurttaşlarımızın toplumsal yaşama katılması için gereken önlemlerin alınması ve engelli insanlarımızın hayatın her alanında desteklenmesi bu görevin doğal bir sonucudur.

    24kasim

    YURTTAŞLARIMIZI ENGELLERİN OLMADIĞI BİR DÜNYA İÇİN ELELE VERMEYE DAVET EDİYORUM

    Önümüzdeki yasama döneminde de partimiz, kamu hizmetlerinde engelli yurttaşlarımızın istihdam olanaklarının geliştirilmesi, engelli istihdamı ve engellilerin çalışma yaşamına uyum sağlayabilmesi için gereken yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi, engelliler için ücretsiz sağlık hizmetlerinin sağlanması ve tüm engellilerin sosyal güvenlik kapsamına alınması için gereken yasal teklifleri yapacak ve engelli yurttaşlarımızın yanında olmaya devam edecektir. Bir ülke ancak tüm yurttaşları özgür ve üretkense güçlüdür. Engellilerin önündeki tüm yasal ve zihinsel engellerin yıkılması, ülkemizin daha güçlü bir şekilde hedeflerine yürümesi için de bir zorunluluktur. Engellilerin önündeki engelleri yıkmak, Türkiye’nin önündeki engelleri aşmanın temel yoludur. Bu duygu ve düşüncelerle 3 Aralık Dünya Engelliler Günü münasebetiyle tüm engelli yurttaşlarımıza içten sevgilerimi sunuyor, bütün yurttaşlarımızı engellerin olmadığı bir dünya için elele vermeye davet ediyorum”

    engel1 engel2 engel3 engel4 engel5 engel6 engel7 engel8 engel9

    Sosyal Devlet

    Milli gelirin adaletli dağıtımı esastır. Gelir dağılımında adaleti gerçekleştirmek amacıyla, ekonomik olarak güçsüz olan yurttaşlarımızın piyasada rekabet edebilmelerini sağlayacak kurumlar oluşturulacaktır. Tüm yurttaşlarımızın ulusal kalkınma yarışına katkıları sağlanacaktır.

     “Sosyal Devlet” anlayışı, milli birlik ve beraberlik ile toplumsal barış ve huzurun tesisi, zayıf ve güçsüzlerin korunması, çocuklarımız, gençlerimiz, yaşlılarımız, engellilerimiz ve işsizlerimizin insanca yaşama haklarının gözetilmesi açısından son derece önemli ve özen gösterilmesi gereken bir kavramdır.

    Partimiz, bir yandan ekonomik büyüme ve kalkınmayı hedeflerken, öbür yandan büyük çoğunluğun şimdiki durumda yaşamakta olduğu yoksulluktan kurtarılarak gelir dağılımında adaletin sağlanmasını, orta sınıfın güçlendirilmesini; işsizler, kimsesizler, güçsüzler, yetimler, engelliler, bakıma muhtaç kimseler ile kadın, çocuk ve yaşlıların insanca yaşayabilme imkânlarına kavuşturulmasını zorunlu görmektedir.

  • Gürsel YILDIZ “24 Kasım Öğretmenler Günü’nü Kutluyorum”

    Gürsel YILDIZ “24 Kasım Öğretmenler Günü’nü Kutluyorum”
    24 Kasım 1928, Türkiye Cumhuriyeti devletininin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gündür
    Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ , 24 Kasım Öğretmenler günü dolaysıyla yapmış olduğu açıklamada, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, 24 Kasım 1928 yılında ‘Başöğretmen’ unvanını aldığı ve her yıl Öğretmenler Günü olarak kutladığımız, 24 Kasım gününün, tüm öğretmenlerimize hayırlı olmasını diliyorum. Kutsal bir mesleği icra eden, muhterem öğretmenlerimize sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.

    24kasim
    Öğretmenler, yüksek ideallerle insanlarımızı aydınlık bir geleceğe taşıyan ve muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma yolunda kararlı adımlarla ilerlememizi sağlayan, mümtaz şahsiyetlerdir. Toplumu sabır, bilgi, şefkat ve merhametle yoğuran öğretmenler, aynı zamanda gençlerimize milli şuuru ve milli kimliği kazandıran, fikir ve kanaat önderleridir. Milletimizin yükselmesinde en büyük emeğin, yurdumuzun dört bir yanında fedakârca görev yapan öğretmenlerimize ait olduğu aşikardır.
    Saygıdeğer Öğretmenlerimiz, ülkemizin nitelikli insan gücünü eğiterek hayata hazırlamakta, gelecek kuşakların iyi yetişmeleri ve donanımlı olmaları için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamaktadırlar.
    Hayatlarımızı aydınlatan öğreti, öğüt ve örnek davranışlarıyla rol model olan öğretmenlerimiz, omuzladıkları bu kutsal vazifeyi, layıkıyla yerine getirmektedirler. Milletimiz, kültür ve medeniyetimiz, insan sevgisini hiçbir zaman yitirmeyen öğretmenlerimizi her zaman aziz ve muteber saymıştır.
    Sahip oldukları ilmi ve irfanı öğrencilerine aktaran, çocuklarımıza bir harf öğretebilmek için canla başla çalışan bu güzide mesleğin mensubu öğretmenlerimize şükranlarımı sunuyorum. Tekrar tüm öğretmenlerimizin, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü kutluyor; kendilerine sağlık, huzur, mutluluk ve esenlikler diliyorum.”

  • Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ İstanbul’da

    Hak ve  Huzur Partisi  Genel Başkanı Gürsel YILDIZ  İstanbul’da 

    Hak ve  Huzur Partisi  Genel Başkanı Gürsel YILDIZ    İstanbul’da  Parti  Kurucularından Yerel Yönetimler, Dernekler, Sendikalar ve STK ile İlişkiler Başkanı Hüsamettin ÇİÇEK,Ekonomi Politikaları ve Yabancı Misyonlarla İlişkiler Başkanı Cihan ÖZ,Seçim ve Hukuk İşleri Başkanı  Hüseyin ŞENGEZ  ile  istişarede  bulundu.Kurultay  öncesi  son  gelişmelerin  gözden  geçirildiği görüşmeler  olumlu  havada  gerçekleşti.

    ist2

    “Yüksek kapı”, “yüce kapı” anlamlarını taşıyan bu terim Sadrazam konağına işaret etmektedir. Anlamı genişledikçe Sadrazam konağına “Paşa Kapısı” ve “Bâb-ı Âsafi”denmeye başlamıştır. Ancak 1808’deki Alemdar olayından sonra yeniden yaptırılan binaya dönemin padişahı Mahmud-ı Adli diye bilinen II. Mahmud’a izafeten Bâb-ı Adl ya da Bâb-ı Adli denmiş, ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Bâb-ı âli deyimine dönülmüştür.

    Başlangıçta devlet işleri bugünkü anlamıyla bakanlar kuruluna karşılık gelen ve haftanın dört günü toplanan Divan-ı Hümâyun’da görülürdü. Haftanın bir günü de Sadrazam konağında “ikindi divanı” toplanırdı.

    Son iki yüz yılda Osmanlı Devleti’nin işleyişindeki değişiklikler ve Sadrazamın ikindi divanlarının devlet işlerini üstlenmesi ile birlikte, yeni bir toplantı düzeni de kurulmuştur. Divân-ı hümayun’da bulunan kalemler, defterler ve kayıtlar Bâb-ı âli bünyesinde yer almaya başlamıştır. Reisülküttab ve divan kalemleri, çavuşbaşı ile dairesi ve maiyeti, teşrifatçı vb. Bâb-ı âli’ye taşınmıştır. Bunlar sadrazamın maiyeti olan kethüda ve mektupçu ile birlikte “Hademe-i Bâb-ı âli” adını almışlardır.

    Tanzimat’la birlikte gündeme gelen meclislerde Bâb- ı âli’nin yapılanmasında rol oynadılar. 1838’de kurulan Meclis-i Vâla-yı Ahkâm-ı Adliye ile Dar-ı Şûra-yı Bâb-ı âli, Osmanlı bürokrasisine yeni bir boyut getirmiştir.

    gurSadrazam konaklarının saraya yakın olması için Cağaloğlu’nda yer almaları dışında belli bir yerleri yoktu. Naima tarihinde, Sultan I. İbrahim döneminde sadrazam olan Kemankeş Kara Mustafa Efendi’nin şimdiki Bâb-ı âli yerinde bir sarayının olduğunu ve burada memurların da bulunduğundan bahsediyorsa da bu mekanın resmen Bâb-ı âli olarak açılması 1756 yılında Sultan III. Osman tarafından yapılmıştır. Böylece Sadrazam konaklarının sürekli olarak bulunduğu ve devletin fiilen de yönetildiği merkez burası olmuştur. 1839 yılındaki yangından sonra 1844’ten itibaren sadrazamın ikametgahı olmaktan çıkarılarak tamamen devlet dairesi statüsü almıştır.

    Bâb-ı âli altı kez yanmıştır. Bu yangınların genel İstanbul yangınlarından ve binaların ahşap oluşundan başka önemli bir anlamı da vardır. Yeniçeriler sadrazamı düzenin bozulmasından sorumlu tuttuğu için konağın etrafında toplanarak ateşe vermişlerdir. Sadrazam konağı neredeyse yangın oradan başlamıştır.

    Defalarca yanan ve yenilenen bu yapılar günümüze Stefan Kalfa’nın yatay kuruluşlu sade ampir cepheli yapılarıyla ulaşmıştır. Saray erkini temsil eden iki katlı Alay Köşkü’nün karşısında, barok saçak ve örtülü, çeşmeli bir zafer takı düzenindeki Bâb-ı âli kapısı sadrazam ve hükümette odaklanan yürütmenin sembolik ifadesini yansıtırken, Alay Köşkü’nden daha alçak olmasıyla da hiyerarşiyi mimaride de yaşatmaktadır. Bâb-ı âli, Osmanlı Devleti’ndeki ilk kamu binasıdır.

    Stefan Kalfa’nın yaptığı bu yeni Bâb-ı âli, eskilerden kat döşemeleri hariç, kârgîr oluşu nedeniyle de ayrılmaktadır. Üzerinde çeşitli değişiklik ve yıkımlar yapılmışsa da mimarın yaptığı ana hatlar halen durmaktadır. Ancak eski mekan düzeni yalnızca bugün Vilayet konağı olarak kullanılan eski Sadaret Dairesi tarafında korunabilmiştir. Özgün halinde yapı, birbirlerine kuzeybatı- güneydoğu doğrultusunda bağlı, geniş sofalar çevresinde dizilmiş odalardan oluşuyordu. Yaklaşık 220 m. uzunluğundaki bu bölümlerin iki uçunda alçak, ortadaysa yüksek bir bölüm yer almaktaydı. Söz konusu alçak bölümler kuzeybatıda Sadaret, güneydoğuda Hariciye Nezareti, ikisi arasındaysa Şura-yı Devlet daireleri olarak yerleşmiştir.

    Mimari açıdan eski Bâb-ı âli’den farklılaşsa da yeni yönetim merkezini var eden ana ilkelerin büyük oranda eski yaklaşımla bağlantılı oldukları görülür. Örneğin, klasik dönemden beri daima devletin merkezi mali yönetimiyle mülki yönetimi birbirinden özerk, ama kendi içlerinde iki büyük bürokratik kitle oluşturmuşlardır. Bu oluşum güçler ayrılığı ilkesinin eskiden beri yaşatıldığına da delildir.

    İnsan Merkezli Siyaset

    gurİnsan ve onun ayrılmaz bir parçası olan insan onurunun korunması, yüzyıllardır sahip olduğumuz köklü kültürümüzün bize yüklediği önemli bir sorumluluktur. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi, laiklik, sosyal devlet gibi çağdaş kavram ve kurumlar, birlikte mutlu ve yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmayı amaçlamaktadır.

    Türkiye ve bölgemiz başta olmak üzere, günümüz dünyasında çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Ülkemizin uzun yıllardan beri yaşadığı sorunlar, köklü çözümler üretilmediği için, günümüze kadar birikerek ve büyüyerek gelmiş ve mevcut sistemin çözüm üretme yeteneğini kaybettiği anlaşılmıştır. İnsanı önemsemeyen, insana hak ettiği değer ve önemi vermeyen yaklaşımlar ve çözüm önerilerinin var olan sorunların çözümüne katkı sağlayamayacağı açıktır. Mevcut kurumsal yapının bir bütünlük içinde, insanımızın layık olduğu refah ve mutluluğa ulaşmasına katkı sağlamak üzere yeniden gözden geçirilerek bir değişimin sağlanması zorunluluk olarak gözükmektedir.

    hh_logo

    Tıkanan sadece ülkenin sağlıklı yönetimine imkân vermeyen siyasal sistem ve onunla bağlantılı yürütme çarkı değildir. Toplumumuz, özgüven duygusunu kaybetmeye başlamış; yılgınlık, genç kuşakların içine sürüklendiği ümitsizlik, gelir dağılımı başta olmak üzere hayatın her alanında kendini gösteren haksızlık, adaletsizlik, işsizlik, giderek yaygınlaşan yolsuzluk ve yoksulluk hep çoğalmış, hep artmış, hep büyümüştür.

    gurHâlbuki Türkiye’nin bulunduğu coğrafyadaki tüm devletler insanlık tarihi boyunca her zaman iddialı olmuşlar ve dünyadaki gelişmelerde belirleyici rol oynamışlardır. Günümüzde de bu coğrafyanın mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’ne çok önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu sorumluluğun yerine getirilebilmesi için ekonomik ve siyasal açıdan güçlü, aynı zamanda huzurlu bir Türkiye’ye ihtiyaç vardır. 

    Türkiye’nin bugün için istenen güç, huzur ve refah düzeyinde olmamasının en önemli nedeni; başarı, etkinlik ve verimliliğin öncelendiği bir toplumsal kültür oluşturamamış olması ve başta insan kaynağı olmak üzere sahip olduğu potansiyelini etkili bir şekilde kullanacak kurumsal bir yapıyı hayata geçirememiş olmasıdır. Diğer bir deyişle Türkiye, sahip olduğu enerjisini sinerjiye dönüştürecek bir siyasal, ekonomik, hukuksal, kültürel ve bilimsel atmosferi kurumsallaştıracağı yerde, başta siyasetçiler olmak üzere toplumun etkili kesimleri sahip olduğu enerjinin önemli bir bölümünü anlamsız tartışmalara ve kutuplaşmalara harcamakta ve zamanın hızlı akışı içinde dünyadaki gelişmeler karşısında hızla etkisizleşmektedir. Sorunun temeli yönetim sorunudur.

    Erkler arasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesi işlemez hale gelmiştir. Demokrasinin etkili işlemesi için üç erkin – Yasama, Yürütme ve Yargının – tekrar bir sistem bütünlüğü içerisinde düzenlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Burada amaç, sistemin işlemesini sağlamaktır. Yasama şimdiki durumda denetim ve hukuk yapıcılığı yerine yürütmenin işleriyle uğraşmakta, Yürütme yasa yapmakta, Yargı ise yürütmenin vesayetinde bağımsızlığını yitirerek hızla işlevini kaybetmektedir.

    Siyasi Partiler demokrasinin bir ürünüdür. Ancak, ülkemizde Siyasi Partilerin kendi yönetim ve karar süreçleri demokratik değildir. Demokratik karar süreçlerine ihtiyaç duymaksızın parti liderinin her söylediği parti ve hükümet görüşü haline dönüşmekte, milletvekilleri ve kabine üyeleri bu irade tarafından belirlenmektedir. Milletvekilleri halkın vekilleri olmak yerine liderin vekilleri olmakta, liyakat kültürü yerine itaat kültürü oluşmaktadır.

    Milletvekili dokunulmazlıkları yolsuzlukların üzerine gidilmesini engellemektedir. Kamu kaynakları şeffaf olarak harcanmamakta, kamu gücü ise siyasal amaçlar için kullanılabilmektedir. Bu haliyle demokrasi, güç ve nüfuz elde etmenin, rant paylaşımının bir aracı haline dönüşmektedir.

    gurÖzgürlük ve kardeşlik temelinde sosyal boyutun önemli ağırlığa sahip olduğu, adaletin ve barışın öncellendiği, tüm toplumsal kesimlerin duyarlılıklarının dikkate alındığı ve temelde herkesin ve her kesimin kalkınma ve büyüme sürecinde katkısının sağlandığı, kamu ve ülke kaynaklarının etkin kullanıldığı, ulusal gelirin hakça paylaşıldığı yeni ve gerçekçi siyasal bir projenin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

    Bu yeni yaklaşım; başta siyaset kurumu olmak üzere, hukuk, ekonomi, sosyal politikalar, dış politika ve insanımızı ilgilendiren her alanda, her katkıyı önemseyecek ve herkesi kucaklayacaktır. Böylece kutuplaşma, kavga ve çekişme son bulacak, adalet hayatın her alanında en etkin bir biçimde gerçekleştirilecek, devlet millet bütünleşmesi yeniden sağlanacak ve sistemin çözüm üretme yeteneği geliştirilecektir.

    Türkiye’nin öncelikle ve hızla kısır çekişme ve kavga ortamından kurtulması gerekmektedir. Acil ihtiyaç tüm toplum kesimlerini kucaklayan ve “Sen de olmazsan her şey eksik olur” diyen yeni bir siyasi anlayışın ve toplumsal uzlaşma kültürünün hayata geçirilmesidir.

    Partimiz ülkemizi kutuplaşmaya, insanımızı birbirine karşı ötekileştirmeye ve nefreti karşılıklı körüklemeye dayalı bir siyaset tarzına karşı; yurttaşlarımız arasında dayanışmayı ve işinde başarılı olmayı özendirecek bir toplumsal kültür oluşturmayı amaçlayan yeni siyaset tarzını benimseyecektir.

    Hukuk düzenini ihlal edenlerin değil, hukuk düzenine uyanların kazandığı bir Türkiye kurmak için gerekli tüm çalışmalar yapılacaktır.

    gurPolitika üretiminde bilgi birikimini ve emeğini ortaya koyan her yurttaşımız Partimizin kadrosundadır. Küreselleşen ekonomik, siyasi, diplomatik ilişkilerin rekabette başarının en iyi olmayı gerektirdiği günümüz dünyasında, ulusal çıkarlarımızı sağlayacak, refah ve mutluluğumuzu artıracak katkıyı sağlayacak her yurttaşımızın ürettiği bilgi ve proje programımızın bir parçası olacaktır. Yurttaşlarımızın ve bilim adamlarımızın geliştirdiği bilgi ve projelerin izlenmesi ve hayata geçirilebilmesi için ayrı bir birim oluşturulacaktır.

    İçinde bulunduğumuz durum yüzyıllar boyunca tarihe yön vermiş bir milletin kaderi olamaz ve kabul edilemez. Zaman, yeni bir program ve yeni bir anlayışı birlikte hayata geçirme zamanıdır. Zaman Türkiye’nin aydınlık geleceğinin oluşturulmasında “Evet biz de varız!” diyenlerin görev üstlenme zamanıdır.

    Yeni Siyaset

    Siyasi partiler, demokrasilerin gelişimiyle ortaya çıkmışlar ve siyasetin vazgeçilmez temel kurucu unsurlarından biri olarak kabul edilmişlerdir. Demokrasilerin en temel kurumu olan seçimler, ancak siyasi partilerce organize edilebilmekte, siyasal eşitlik ve katılımcılık ilkeleri de ancak siyasi partiler vasıtasıyla hayata geçirilebilmektedir.

    Günümüz siyasetinin temel parametreleri büyük ölçüde değişmeye ve siyasi partiler arasındaki temel ayrım noktaları başkalaşmaya başlamıştır. Bunun en önemli göstergesi ise, bugüne kadar sağ ve sol biçiminde ayrılan siyasi kimlikler ile muhafazakâr ya da devrimci dönüşümü destekleyen siyasi partilerde, temel ayrım noktalarının ortadan kalkmaya yüz tutmasıdır. Açıkçası siyasette aynı tarafta bulunan siyasi partilerde önemli konularda ve hedeflerde büyük farklılaşmalar ortaya çıkmış; farklı taraflarda yer alan partilerin temel yaklaşımlarında ve politikalarında ise çok önemli benzeşmeler görülmeye başlanmıştır.

    Geçmişte sağ ya da sol siyasi hareket olarak farklı kamplarda birbirine şiddetli biçimde muhalefet eden siyasi güçler, bugün aynı idealler etrafında bütünleşerek birlikte siyasi mücadele yürütebilmektedirler.

    gurGeleceğin Türkiye’sinde siyasetteki temel farklılaşma, soyut sloganlar etrafında geleneksel tarzda siyaset yapan siyasi partiler ile akılcı, halktan yana, yenilikçi politikalar ekseninde, üstlenilen toplumsal sorumluluğun gereklerine uygun, ilkeler bazında siyaset yapan yeni siyasi hareketler arasında şekillenecektir.

    Geleneksel siyasetteki tıkanma, küresel gelişmeleri kavrayarak ulusal çıkarların gereklerine uygun yeni bir siyaset tarzının ortaya konulmasını gerekli kılmıştır. Bu nedenle Partimiz, ilkeleri ve hedefleri bu programda belirlenen yeni siyaset tarzını benimseyen demokratik bir merkez partisidir.

    Yeni Siyasetin Hedefi: Birlikte Dirlik ve Dirilik

    Başta siyaset olmak üzere kamusal nitelikli görev üstlenmek, toplumsal sorumluluğa talip olmak demektir. Bu sorumluluğun gereği gibi yerine getirilmesi, siyasi partilerin ve mensuplarının en temel görevidir. Halkın refah ve mutluluğunun artırılması, geleceğin güçlü Türkiye’sinin inşası yeni siyaset ilkeleri doğrultusunda bir değişimi gerekli kılmaktadır. Bu değişim tüm toplumsal dinamikleri harekete geçirmeyi hedeflemek zorundadır.

    Oy artışı sağlamak, iktidara gelmek veya iktidarda kalmak için mücadele eden siyasi partilerin ülkemizde gelenekselleşen yöntemleri, toplumsal sorumluluğun gerekleriyle bağdaşmaz bir nitelik kazanmıştır. Bu eski siyaset tarzı, parti ve mensuplarının çıkarları doğrultusunda gelişmiştir. İtaate dayalı bir siyasi kurumsallaşma; kutuplaştırmaya, laf üretmeye dayalı oy avcılığı; uzun dönem gelişme dinamiklerini dikkate almayan kendi yönetim dönemini kaynak israfıyla süslemeye çalışan icraatlar; parti işlevlerinin toplumsal çıkarları sağlayamadığı bir yapılanma; nüfuz ve rant dağıtımına yönelmiş bir parti içi heyecan, içinde bulunduğumuz durumun özetidir.

    Rekabet küreselleşmiştir. Diğer ülkelerdeki gelişmelerin boyutlarıyla karşılaştırmadan yapılan başarı değerlendirmeleri anlamını yitirmiştir. En hızlı koşanlar arasında olmayan ülkelerin geleceği aydınlık değildir. İyi olmak için değil, en iyi olmak için; başarılı olmak için değil, en başarılı olmak için çaba harcamak zorundayız. Bunu ancak kimseyi ötekileştirmeden, farklılıklarımızı birbirimizin özgürlük alanı olarak içselleştirerek, birlikte elele gerçekleştirebiliriz.

    İnsanlar ve kurumlar, güçlü ve mutlu veya güçsüz ve mutsuz olmanın iki önemli temelidir.

    En büyük potansiyelimiz kendi insanımızdır. Atatürk’ün ifadesi ile “Milleti kurtaracak olan yine millettin kendi azim ve kararlılığıdır”. Kavgaya değil dayanışmaya, yandaş olmaya değil başarı ve liyakate prim veren bir toplumsal ve siyasi kültür oluşturarak, tüm yurttaşlarımızı kalkınma yarışının bir unsuru haline getirmek temel hedefimizdir.

    İnsan faaliyetleri kurumsal yapıların etkisi altındadır. Yanlış veya kötü işleyen kurumlar, en büyük potansiyelimiz olan insan enerjisinin israf veya yok edilmesine neden olmaktadır. Kurumlar iyi yapılanmış ve iyi işliyorsa, insan faaliyetlerinde verimliliği arttırır, toplumsal bir sinerjinin oluşmasına katkı sağlar. Bu bakımdan karşılıklı güven ve işbirliğine, demokratik ve yapıcı rekabete dayalı bir kurumsal kültür ve yapılanma temel hedefimizdir.

    Bu bağlamda, yeni siyasetin hedefi birlikte dirlik ve diriliktir.

    Adalete, hukuk sisteminin doğru ve dürüst işlediğine duyulan güven, devlet-millet kaynaşmasının ön şartıdır. “Adalet Mülkün Temelidir” prensibinin her yargı kararında görüldüğü bir ülke, bütün sıkıntılarını kolaylıkla aşar. Sadece devletin hukukunu değil, insan hak ve öz-gürlüklerinin teminatı olarak Hukuk Devleti’nin bütün işlerliğiyle yurttaşa yeterli güveni vermesi gerekir. Her seviyede kamu personeli, yurttaşların bireysel hak ve özgürlüklerine riayet etmek zorunda olduğu, yurttaşların da yasalara riayetin aynı zamanda kendi menfaatleri için gerekli olduğu bilincine ulaştırılması gerekir.

    Milli gelirin adaletli dağıtımı esastır. Gelir dağılımında adaleti gerçekleştirmek amacıyla, ekonomik olarak güçsüz olan yurttaşlarımızın piyasada rekabet edebilmelerini sağlayacak kurumlar oluşturulacaktır. Tüm yurttaşlarımızın ulusal kalkınma yarışına katkıları sağlanacaktır.

     “Sosyal Devlet” anlayışı, milli birlik ve beraberlik ile toplumsal barış ve huzurun tesisi, zayıf ve güçsüzlerin korunması, çocuklarımız, gençlerimiz, yaşlılarımız, engellilerimiz ve işsizlerimizin insanca yaşama haklarının gözetilmesi açısından son derece önemli ve özen gösterilmesi gereken bir kavramdır.

    Partimiz, bir yandan ekonomik büyüme ve kalkınmayı hedeflerken, öbür yandan büyük çoğunluğun şimdiki durumda yaşamakta olduğu yoksulluktan kurtarılarak gelir dağılımında adaletin sağlanmasını, orta sınıfın güçlendirilmesini; işsizler, kimsesizler, güçsüzler, yetimler, engelliler, bakıma muhtaç kimseler ile kadın, çocuk ve yaşlıların insanca yaşayabilme imkânlarına kavuşturulmasını zorunlu görmektedir.

    1844’de yapılan yeni Bâb-ı âli’nin yeri işleviyle birlikte değişmiştir. Topkapı Sarayı’nın önemini yitirdiği ve yalnızca onama makamı olarak kaldığı bu tarihten sonra Alay Köşkü’ne bakan kapı işlevini yitirerek Ankara caddesine bakan yani Hariciye’nin bulunduğu güney kapısı önem kazanmıştır. Çünkü artık Osmanlı Devleti’nin işleyişini sürdüren hükümetin ismi Bâb-ı âli’dir. Hariciyenin önem kazanması ile birlikte haberin yakınında olan gazetecilerde buralara yerleşmiş ve uzun yıllar Türk basını ifade eden Bâb-ı âli deyimi anlam olarak yaşamaya başlamıştır.

    Sonraki yıllarda Bâb-ı âli alanının içinde söz konusu ana kitleden başka iki önemli yapı gerçekleştirilmiştir. Birincisi İsviçreli-İtalyan mimar Gaspare Fossati tarafından tasarlanıp yapılmış olan Hazine-i Evrak Nezareti’nin kullanmış olduğu arşiv binasıdır. Fossati’nin duvarları kârgîr, kat döşemeleri, merdiven, kapı ve pencere kanatları demirden olan ve İstanbul Tersane’sinde üretilmiş olan binası Türkiye’deki ender Palladyen tasarımlardan biri oluşuyla da dikkat çekmektedir.

    Bâb-ı âli içindeki ikinci yapı ise yaklaşık 1910’da Ankara Caddesi tarafında konumlanan ve I. Ulusal Mimarlık Akımı çizgisinde yapılan, yine arşivin kullandığı küçük bir yapıdır. Ana Bâb-ı âli yapısı 1844’teki yapımının ardından iki büyük yangın daha geçirmiştir. İlk yangında Ortada Şura-yı Devlet’i barındıran kesimin ve güneydoğu ucunun bir kısmı yanmış ve hızla onarılmıştır. 1911’deki ikinci yangında ise orta kesim yeniden yanmış bir daha onarılmayarak ortadan kaldırılmıştır. Böylece tek bir kitle değil birbirinden bağımsız iki ayrı yapı ortaya çıkmıştır. Yapıların iki ayrı kitleye ayrılması Bâb-ı âli’nin bürokratik örgütlenmesinin ifadesi olan ve Dolmabahçe Sarayı’na benzeyen hareketli, ancak tekil kitlesel ve işlevsel bütün oluşturan mimarisini de bozmuştur.

    Cumhuriyetten itibaren eski Sadaret dairesi Vilayet Konağı olarak kullanılmaya başlamış, yapı üzerindeki neoklasik bezemeler kaldırılarak yalın bir biçimde sıvanmıştır. Vilayet Konağı, 1980’lerin sonlarında ve 1997 yılında yeniden eski görünümüne kavuşturulmak üzere bir dizi restorasyondan geçmiştir.

  • Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ Kayseri’de

    Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ   Kayseri’de  Hak ve Huzur Partisi Kadın Politikaları ve Örgütlenmeleri Başkanı Gamze DEMİRTAŞ  ile  Mali ve İdari İşler Başkanı Hasan DEMİRTAŞ  ile Parti  çalışmaları  hakkında  istişare  toplantısı  gerçekleştirdiler 

    Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ   “Doğduğum  ve Yıllarımın  geçtiği  şehirdir  Kayseri. Türkiye’nin kültür, sanat, bilim ve turizm merkezlerinden biri olan Kayseri, tarihin en eski zamanlarından beri pek çok uygarlığa beşiklik etmiş ve her dönemde önemini korumuştur. Şehrin en eski adı olan Mazaka, Roma devrine kadar devam etmiş; Roma devrinde şehre imparator şehri anlamında Kaisareia adı verilmiş; bu isim Araplarca Kaysariya şeklinde kullanılmıştır. Türkler Anadolu’yu fethettikten sonra Şehre Kayseriye adını vermişler ve bu ad, Cumhuriyet dönemiyle birlikte Kayseri şeklini almıştır.

    gur

    Kayseri, her köşesi değişik uygarlıkların kalıntılarının birbiriyle kucaklaştığı Anadolu’nun en köklü ve en eski yerleşim alanlarından biridir. M.Ö. IV.binden, yani Kalkolotik (Bakırtaş) çağlardan başlayarak Asur, Hitit, Frig dönemlerinde ve Roma devri sonuna kadar bir yerleşim alanı olan Kültepe; bu uygarlıkların kalıntılarını barındıran bir açık hava müzesidir. Kayseri, bu önemli merkezin yakınında yer alan bir bölge olarak bu uygarlıkların hepsinden derin izler taşımaktadır.

     

    1067’de Selçuklu komutanı Afşin ile Türk hakimiyetine giren Kayseri; Selçuklu Devleti, Eratna Beyliği, Dulkadiroğulları, Kadı Burhanettin, Karamanoğulları ve Osmanlı Devleti dönemlerini yaşamış, başta Selçuklular olmak üzere her dönemde önemli bir Türk kültür merkezi olmuştur.

    Cumhuriyet döneminde 1924 Anayasası ile il yapılan Kayseri, Ülkemizin ilk uçak fabrikasının kurulması ve ardından gelen demiryolları bağlantıları hattı, 1953’te kurulan Sümer Bez Fabrikası ve 1950’lilerde başlayan sanayi sitesi ile Türkiye’nin ilk büyük sanayi ve ticaret hamlelerine öncülük etmiştir. Günümüzde ise Kayseri ekonomik, kültürel, sağlık, eğitim, spor ve şehircilik alanında yakaladığı ivme ile Türkiye’nin en hızlı gelişen ve dikkat çeken şehirlerinin başında geliyor.

    Turizm

    gur

    İç Anadolu Bölgesi’nde yer alan Kayseri, 6 bin yıllık tarihiyle ve eşsiz coğrafyasıyla hem yaz hem de kış aylarında sıkça ziyaret edilen kentlerden biridir. Kültepe Ören Yeri, dünyaca ünlü ve oldukça değerli bir antik yaşam bölgesidir. Asur, Hitit, Roma, Pers ve Tabal dönemlerine ait eserler ile çivi yazılı tabletler, Anadolu’nun en eski yazılı bulguları olarak gün ışığına çıkarılmıştır. 3.  yüzyılda inşa edilen Kayseri Surları ve Kalesi, iç ve dış kale olarak iki bölümden oluşur. Eşsiz bir şehir manzarasına sahip olan bu tarihi yapılar, şehrin korunması için yapılmıştır. Arkeoloji Müzesi,  Etnografya Müzesi ve Selçuklu Uygarlığı Müzesi kentin geçmişinden bugününe elde edilen bulguların ve eserlerin, tarİh meraklıları ile buluştukları yerlerdir. Bölgeyi keşfetmek için güzel bir başlangıç noktası olabilir. Kapadokya Bölgesi’nin başkenti olan Kayseri’nin,  yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin ve dinlerin yaşamasıyla, kültürel açıdan oldukça renkli bir çizgisi olmuştur. Zeynel Abidin, Seyyid Burhaneddin ve Melikgazi türbeleriyle, Surp Kirkor Losovoriç, Surp Astuadzadzin, Agias, Anagiri, Talas Rum ve Kaya kiliseleri, dini yapıları oluşturuyor. Hem tarihi hem de alışveriş yapabileceğiniz yerleri oluşturan Kapalı Çarşı, Vezir Han ve bedesten ile Sultanhanı, Karatay ve Kara Mustafa Paşa kervansarayları, kaçırmak istemeyeceğiniz mekânlardır. Doğayla bir araya gelmek isterseniz Devrenk, Berçin, Soğanlı, Barsama ve Hacer vadilerinde yürüyüşlere ve gezilere çıkabilir, Aladağlar Milli Parkı’nda soluklanabilirsiniz. Tüm Anadolu’nun en yüksek noktalarından biri olan Erciyes Dağı, hem dağcılık hem de kayak yapmak isteyenler için güzel fırsatlar sunuyor.  Zirvesi 3917 metrede olan Erciyes’te kış dağcılığı yapabilir, kayak pistinde keyifli zamanlar geçirebilirsiniz. Ayrıca yamaç paraşütü de deneyebilecekleriniz arasında.  Mantı, sucuk ve pastırma gibi geleneksel lezzetleriyle ünlü olan Kayseri’de, kesme çorbası, kâğıtta pastırma, çemenli ekmek, ayvalı tahinli yaprak sarma, yağlama gibi yöresel yemek ve tatlıların tadını çıkarmadan dönmeyin.

    Akkışla İlçesi

    gur

    Yöre insanları Orta Asya’dan göçebe olarak gelmiş ve bugünkü İlçe sınırları içerisine yerleşmiştir. Kuruluş tarihi belli olmamakla beraber eldeki belgelere göre, 1804 yılında, göçebe olarak yaşayan Oğuzların Bayat Boyuna bağlı Kuzu güdenli aşireti tarafından kurulan Akkışla, 6360 sayılı Kanunla bu gün 14 mahallesi olan bir İlçe konumundadır.

    Önceleri “Conalı” iken “Kuzu güdenli” olarak değişen İlçenin ismi daha sonra kurulduğu yer itibariyle kuzeyindeki kayaların beyazlığından ‘‘ Ak‘‘  ve kış aylarında hayvanların dışarıda kışlamasına müsait olması nedeni ile “ Kışla ‘‘ kelimesinin birleşmesi ile Akkışla adını almıştır.
    Daha önce Sivas İline bağlı iken, Kayseri’nin İl olması ile birlikte Kayseri’ye, İlçe olarak da Pınarbaşı’na bağlanmış olan Akkışla, Bünyan’ın İlçe olması ile birlikte Bünyan İlçesine bağlanmıştır. 1954 yılında teşkilatlı nahiye, 19.06.1987 gün ve 19507 Sayılı Resmi Gazete ‘de yayınlanan 3392 sayılı Kanunla da İlçe olmuştur.

    Bünyan İlçesi

    Bünyan yöresinde yerleşimin M. Ö. 4.000 – 1.200 yıllarında Etilere kadar dayandığı ilçeye bağlı mahallelerdeki mevcut mağara ve kalıntılardan anlaşılmaktadır. Tarih boyunca bölge hangi kültür ve medeniyetin hakimiyeti altına girmişse Bünyan da o kültür ve medeniyetin etkisi altında kalmıştır. Bünyan’da kimliğini koruyan tarihi eserler genellikle Selçuklular dönemine aittir. Sultanhanı ve Karatay mahallelerindeki kervansaraylar önem arz etmektedir.
    Bünyan ilçesi idari olarak kurulmadan önce, Sarımsaklı isminde bir nahiye idaresi söz konusudur. Sarımsaklı nahiyesinde 1895 yılında, Osmanlı padişahı II. Abdülhamit döneminde Kaymakamlık teşkil edilmiş ve Padişahın ismine izafeten Bünyan-ı Hamit (Hamidiye) adı verilerek kaza olarak kurulmuştur. Bünyan, Arapça ’da “ bina, yapı’’ anlamına gelmektedir. 1908 yılında Hamit kelimesi kaldırılarak ismi Bünyan olarak değişmiştir ve 1914 yılında mülki olarak Sivas ilinden ayrılıp Kayseri’ ye bağlanmıştır.

    Develi İlçesi

    gur

    Develi, yüzyıllar boyunca çeşitli medeniyetlerin önemli yerleşim yerlerinden biri olmuştur. İlk yerleşme tarihi tam olarak tespit edilememişse de; Develi ve civarında oldukça eski dönemlere ait yerleşim izlerine rastlanılmaktadır.

    Gümüşören, Taşçı Abideleri bu bölgede yerleşim yerinin bolluğu Hititler devrinde Develi’nin yerleşim merkezi olduğunu göstermiştir. Hitit Krallığının M.Ö.1200 yılında yıkılmasından sonra Frigler Anadolu’yu egemenlikleri altına almışlar. Gümüşören (Fraktın) Köyü ve Kızılırmak bölgesinin Frigler zamanında da önemini koruduğu anlaşılmaktadır. Pers hükümdarlığı zamanında da merkezi Mazaka (Kayseri) olan toprakları içinde Develi’de yer almaktadır.
    Bizanslılar bölgeye ayrı bir önem vermişler, özellikle Hristiyanlığı yaymak için Erciyes’in güney eteklerinde Gereme’ye yerleşmişlerdir. 1071 Malazgirt Savaşından sonra Anadolu’ya yerleşen Selçuklular zamanında önemli bir yerleşim merkezi olan İlçemiz; Selçuklulardan sonra Karamanoğlu Beyliğine katılmıştır. 1474 yılında Osmanlı idaresine geçmiştir. Osmanlı yönetiminde Develi uzunca bir süre Niğde sancağına bağlı bir kasaba olarak yönetilmiştir.
    1856 yılında bucak merkezi haline getirilen ilçemiz, 1864 yılında eyaletler kaldırılıp, vilayetler kurulunca Ankara Vilayeti, Kayseri Livası’na bağlanmıştır. 1870 yılında İlçe teşkilatı, 1871 yılında Belediye Teşkilatı kurulmuştur. 1957 yılında Zile, 1966 yılında Şıhlı, 1967 yılında Sindelhöyük, 1989 yılında da Gazi Köylerinde Belediye teşkilatı kurulmuştur. 6360 sayılı Yasa ile 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimlerinden sonra beldeler ve köyler mahalleye dönüştürülmüştür.

    Felahiye İlçesi

    gur

    Felahiye İlçesi yerleşim yeri olarak Kayserinin Kuzey doğusunda Kızılırmak yayı içerisinde kurulmuş olup, denizden yüksekliği 1.330 metredir. Doğusunda Özvatan İlçesi, Batısında Yozgat İli Boğazlıyan İlçesi, Kuzeyde Yozgat İli Çandır ve Çayıralan ile Güneyde Kayseri İli Kocasinan İlçesi ile çevrilidir.

    İlçenin kuruluş yılları çevredeki tarihi eserlere göre Hititler devrine kadar uzanır. Hititlerden sonra İlçe ve çevresinde çeşitli medeniyetler hüküm sürmüş olup, bunlardan en belirginleri Roma ve Osmanlı medeniyetleridir. Roma medeniyetlerine ait en belirgin eserler Sıtmapınar ve şimdi mevcut olmayan Rum kilisesi ile Rumdiğin olan tarihi yerleşim ismidir.
    Roma İmparatorluğu döneminde bir köy durumunda olan İlçe, İmparatorluk yıkıldıktan sonra Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altına girmiş ve Yozgat İli Akdağmadeni İlçesine bağlı iken, cumhuriyetin ilk yıllarında yine Yozgat İli Boğazlıyan İlçesine bağlı bir nahiye durumuna gelmiştir. 1925 yılında Yozgat İl Daimi Encümenin kararı ile “Kurtuluş” anlamına gelen “FELAHİYE” adını alan İlçe 1926 yılında Kayseri İli merkez Bucaklarından Güneşli(Mancusun)’ye bağlanmıştır. Bu bağlılık 15.10.1930 yılına kadar sürmüş, bu tarihten sonra bucak olan İlçe 19 Haziran 1957 tarihinde 7033 sayılı Yasa ile ilçe olmuştur.
    İlçenin ilk adı Rumdiğin’dir. İlçeye bu ismin nereden ve nasıl verildiği araştırıldığında çeşitli rivayetler ortaya çıkar, bu rivayetler gerçeğe çok yakındır.Rum Kayseri, Kayseri’de hükümdar iken kızı tarafından yönetilen ilçe Sıtmapınar adı ile bilinen çeşmenin bu kadın tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Rum ve kızı adı olan Diğin kelimelerinden oluşan Rumdiğin adını verildiği, Romalı kadın anlamında Homordiğin adının zamanla şive değişikliği ile Rumdiğin adını aldığı, Anadolu Selçuklularında Prens anlamına gelen Teğin kelimesi ile Rum kelimesinin birleşmesinden oluşan Selçuklu amirlerine verilen bir unvandan geldiği, Kapodokya ve çevresinde yaşadığı kesin olarak bilinen Romen DİOJEN (Romanos DİOGENES) dul kalan imparatoriçe Avadokya (Avadoia) ile evlenip İmparator olduktan sonra doğum yerine kendi şivesine uydurarak Rumdiğin adını vermiştir. Osmanlılar döneminde bu tür bir değişiklikle ismin Rumdiğin’e dönüştüğü söylenmektedir.

    Hacılar İlçesi

    gur

    Osmanlı Tahrir Defterlerine göre Hacılar köyü Cebel-i Erciyes Nahiyesine bağlı köylerden birisini oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde gelişmesine devam eden Hacılar köyü, gelişmesine mukabil 1930 yılında Belediye, 1931 yılında da Nahiye olmuştur. 16.05.1990 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 3647 sayılı Kanunla ilçe olmuş ve 09.09.1991 tarihinde fiilen faaliyete başlamıştır. 01.01.2005 tarihi itibariyle de Kayseri Büyükşehir Belediyesi sınırlarına dâhil olarak, Kayseri’nin beş merkez ilçesinden biri olmuştur.

    İncesu İlçesi

    gur

    İlçenin kuruluşundan itibaren geçirdiği tarihi gelişimini inceleyen bir eser bulunmamaktadır.  İlçenin tarihi konusunda araştırma yapanların elde ettiği bilgilerden,  tarihi yapılar üzerindeki kitabelerden ve Kayseri İlinin tarihi ile ilgili kaynaklardan yararlanılarak ilçenin tarihi geçmişi hakkında bilgi elde edilmiştir.

    İlçe merkezi yakınındaki Derebağ mevkiinde ve Örenşehir Mahallesi yakınlarında bulunan mağaralar, kaya mezarları ve mağara duvarlarındaki oyulmuş motiflerden yöredeki yerleşimin M.Ö. Tarihlere kadar gittiği anlaşılmaktadır.  1520 yılındaki sayımda İncesu çevresindeki yerleşimlerin ( Kızılören, Boran kışlağı, Sürtme, Örenşehir, Garipçe, Küllü, İmamlı ) Karataş nahiyesine bağlı Yörük boylarının yaşadığı yerler olarak belirtildiği görülmektedir. 1660 yılında bugünkü İlçe Merkezinin bulunduğu yerde konaklayan Vezir Karamustafa Paşa tarafından kervansaray, cami, medrese, hamam, çeşme, fırın, dükkânlar ve suyollarından oluşan büyük bir külliye yaptırılmıştır. Bu mevkiinin Bağdat-İpek Yolu üzerinde önemli bir konaklama mahalli olması nedeniyle ticaret artmış ve çevre yerleşimlerden gelen halk sayesinde İlçe Merkezi önemli bir gelişme göstermiştir. İlçeye içerisinden geçen derenin adına izafeten İncesu denmiştir. 1856- 1857 yıllarında Bozok Eyaletine bağlanan Kayseri Sancağının 6 büyük nahiyesinden biri İncesu’dur.  1876 yılında Ankara Vilayetine bağlanan Kayseri Sancağının kazası olmuştur. 1901 yılında bu unvanı geri alınan İncesu 1905’ de tekrar kaza olmuştur. 1924 yılında İl Unvanını kazanan Kayseri’ye bağlanan İncesu’sun İlçe Statüsü kesintisiz olarak bu güne kadar devam etmiştir. İlçe merkezi 2 belde ve 6 köy 10.07.2004 tarihinde 5216 Sayılı Kanun ve 18.05.2005/8915 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Büyükşehir Belediyesi sınırları içine dâhil olmuştur.
    1904 yılı kayıtlarına göre kaza nüfusunun 13483 Müslim, 3652 Gayrimüslim olmak üzere toplam 17135 olduğu, 3855 hanenin yaşadığı, 205 dükkân, 27 cami ve mescit, 2 medrese, 28 okul ve Sıbyan Mektebinin olduğu ve bu mekteplerde 723 Müslim ve 73 Gayrimüslimin eğitim gördüğü anlaşılmaktadır.
    Lozan Antlaşması sonucu yapılan nüfus mübadelesi sonucunda 1925- 1930 yılları arasında İlçede yaşayan Rumlar Yunanistan’a göç etmiş, Selanik yöresinden gelen muhacir Türkler İlçe Merkezine yerleştirilmişlerdir. Bu yıllardan 1990’lı yıllara kadar ilçe nüfusu ve yaşamı önemli bir hareketlilik göstermemiş olup 1990’lı yıllarla birlikte Kayseri İl Merkezindeki sanayileşme ve ticarete bağlı olarak İncesu İlçesi de dışarıdan göçe maruz kalmış ve sosyal ve ekonomik hareketlilik artmıştır.

    Kocasinan İlçesi

    gur

    Kayseri İlinin hem nüfus hem yüzölçümü bakımından büyük ilçesi Kocasinan İlçesidir. İlçe 07/12/1988 tarihinde 3508 sayılı kanun ile İl merkezinden ayrılıp ilçe olarak teşekkül etmiştir.

    İlçe, Kaymakamın ilk defa 11/09/1989 tarihinde göreve başlaması ile ilçe fiilen faaliyete geçmiştir.
    Kocasinan İlçesi müstakil bir tarihi yapılaşması yoktur. Çünkü Kayseri şehrinin bünyesinden doğduğu için Kayseri İlinin tarih yapısı içindedir. Bu sebeple ilçenin tarihi yapısı, Şehir merkez tarihi yapısı içinde ele alınmalıdır.

    Melikgazi İlçesi

    gur

    Kayseri İlinin en büyük İlçelerinden biri olan Melikgazi İlçesi 14 Aralık 1988 tarihli ve 20019 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 3508 sayılı Kanun ile İl Merkezinden ayrılıp, İlçe olarak teşekkül etmiştir.

    Melikgazi İlçesi Merkez şehrin yarısını kapsadığından ayrı tarih anlatımına konu olamayacağı için Kayseri şehrinin tümünü ele alan bir metin içerisinde aşağıda ifade olunmuştur.
    Tarihi çok eski olan Kayseri şehri (M.Ö 2000 -M.S 691) tarihleri arasında sırası ile Hitit, Genç Hitit, Med, Pers, Diyadoklar, Roma, Bizans egemenliğinde kalmıştır.
    Bizanslıların elinde iken 7.yy. itibaren kısa süre ile (691 – 736) Arap hakimiyetinde kalmıştır. Malazgirt Zaferinden (1071) sonra Selçuklular tarafından fethedilen şehir, 1127 yılında Danişmentliler’ den Emir (Melik) Gazi’nin yönetimine geçmiştir.
    1176 yılında Anadolu Selçuklu hükümdarlarından II.Kılıçaslan şehri Danişmentliler’den geri alarak, Selçuklu topraklarına katmıştır. Kayseri, Sultan Alâaddin Keykubat döneminde önem kazanmış ve Konya’dan sonra Selçukluların ikinci başkenti olmuştur.
    1244’ten itibaren şehir Moğol İlhanlı valilerince idare edilmiştir.
    1384-1398 yıllarında Kadı Burhaneddin Beyliğinin yönetiminde kalan Kayseri, 1398’de Kadı Burhaneddin’in ölümünden sonra Yıldırım Beyazıt tarafından anlaşma yoluyla Osmanlılara katılmıştır.
    II. Mahmut döneminde Karaman’ın livası olan Kayseri 1846’da Yozgat’a, 1867’de Ankara’ya bağlı kalmış ve II. Meşrutiyetin ilanından sonra bağımsız bir sancak olmuştur.
    Kayseri ülkemizin kültür ve sanat etkinliğinde önemli bir yer tutmaktadır. Anadolu Selçukluları döneminde bir bilim ve külliye şehri olan Kayseri, gerek üniversitesi gerek bilimsel araştırmaları ile önemini günümüzde de sürdürmeye devam etmektedir.

    Özvatan İlçesi

    gur

    İlçede bulunan en eski yerleşim yerlerinin Kızılırmak kenarında bulunan Harsanız ve Zırha Kaleleri olduğu ve bunlarında Eti (Hitit)’lere ait olduğu bilinmektedir. O dönemlerde halkın bu bölgede madenci­lik ve ticaretle uğraştığı öğrenilmiştir. M.Ö. 430 yıllarında Zırha Kalesi’nin Roma topraklarına katıldığı yörede Roma medeniyetinin izleri görülmektedir. Kayseri Kültür Araştırmacılarının 1967 yılında yapmış olduğu araştırmada M.S.300-600 yıllarına ait mezar taşlarında Türk isimlerine rastlanmıştır.Bölgeye ilk gelen Türk aileleri Kasım Çelebi, Dikboynuz, Hıdır Kahya, İbrahim Oğulları, Mustafa Paşa aileleridir. Özvatan’daki ilk yerleşim yeri Kale Mahallesi olmuştur. Yöre Yozgat San­cağına bağlı iken “Kaleköy” şeklinde haritaya geçmiştir. 1890-1900 yıl­larında Özvatan (Çukur) Muncusun’a (Şimdiki ismi ile Güneşli) merkez köy konumunda olduğu ve 1924 yılında da Selanik muhacirlerinin Çukur’a yerleştirildiği görülmektedir. Özvatan,1956 yılında Belediye (Nahiye), 09.05.1990 yılında 20523 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak 3644 Sayılı Kanun ile ilçe olmuştur. İlçe ismi Çukur-Özvatan olarak değiştirilmiştir.

     

    Pınarbaşı İlçesi

    gur

    Pınarbaşı ilçesi Kayseri’nin doğusuna doğru 89 Km uzaklıkta yer alır. Malatya ve Kahramanmaraş karayolu üzerinde bulunur. Kuruluşu M.Ö. 590yıllarına dayanır. Kral Ariarathia tarafından kurulduğu birçok kaynakta belirtilmiştir.

    Pınarbaşı’nın kuzeybatısında Melikgazi adıyla bilinen ve Danişment Gazi oğullarından Emir Gazi ve ailesine ait olduğu tahmin edilen türbe ve mumyalardan, İlçemizin bir dönem Danişment Beyliği hükümranlığında kaldığı, 1178’den sonra bu beyliğin Sultan ll. Kılıçaslan’ın baskısıyla Suriye topraklarına çekilmesinden sonra Anadolu Selçuklu Devletinin egemenliğine girdiği tahmin edilmektedir.
    Bugünkü Pınarbaşı 19. asrın ilk yarısında Sultan Aziz döneminde “Aziziye” ismiyle kurulmuştur. Başbakanlıkta bulunan Devlet Arşiv Dairesi Başkanlığı’ndaki 7 sefer 1278 tarihli belgeye göre “1861 tarihinde Mesudiye ilçesi Örenşehir’in Pınarbaşı adlı yerde bulunan boş mahallede bir kasaba iskana açılarak, Muhacirlerden de bir kısmını oralara yerleştirilmesini istemesi ile Müstakil liva (sancak) olarak kurulan ilçeye Aziziye adı verilmiştir.” 1863 yılında bu ilçenin ilk belediye başkanlığına Lozade Mahmut Efendi getirilmiştir. 1926 yılında kış şartları ve uzaklık dikkate alınarak Aziziye Sivas’tan alınarak Kayseri’ye bağlanmış, Aziziye’nin ismi de Pınarbaşı’na dönüşmüştür.
    Aziziye sancağına; Viranşehir (Örenşehir), Kaynar, Sarız, Zamantı, Sarımsaklı, Bünyan, Akkışla, Sarıoğlan, Toklar Nahiyeleri, Darende, Gürün, Göksun ilçeleri ile Kangal ve Şarkışla’nın bazı köyleri bağlanmıştır.
    İlçe, Cumhuriyetin ilanından sonra, hemen kıyısında uzanan alanda kurulu bulunduğu Şirvan Dağının eteklerinden kaynayan pınardan dolayı Pınarbaşı adını almıştır.

    Sarıoğlan İlçesi

    gur

    Kuruluşu hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte, Sarıoğlan ilçesinin 1800’lü yıllarda kurulduğu tahmin edilmektedir.

    Osmanlı İmparatorluğu zamanında Pınarbaşı ilçesine bağlı küçük bir yerleşim merkezi konumunda olan Sarıoğlan, Bünyan ilçe olduktan sonra idari açıdan Bünyan’a bağlanmış, 1960 yılında da ilçe olmuştur.
    Osmanlı Devletinin (Tahrir) eski tapu kayıtları incelendiğinde 1530 yılında yaşadığımız bölgede Maraş Sancağı Zülkadiriye Beyliği’ne bağlı olarak sadece Karahıdır’ lı nahiyesi (eski adı ile Kara – Hayıt), Üzerlik eski adı ile Yüzerlik mezrası bu mezra Hınzırı ve Gömülgün nahiyesine bağlanan Sarıoğlan, Saru – Oğlan ve Saru – Oğlan Höyüğü olarak bölge haritası üzerinde yer almaktadır.
    Köy olarak kayıtlara geçen Sarıoğlan çevredeki o yıllarda var olan ve kayıtlarda adlarına rastlanan diğer yerleşim yerlerindeki bugünkü köylerin adları mezra olarak, yani bir kaç evden ibaret bir yerleşim yeri olduğu vurgulanırken, Sarıoğlan’ın sayımın/vergi kayıtlarının yapıldığı 1530 yılında çeşitli cemaatlerden oluşan bir köy olduğu anlaşılmaktadır.
    Daha önceleri, bugünkü yerleşim yerinin kuzey doğusunda konuşlanan, ancak 1948 yılında Kesdoğan Çayı’nın basması sonucu sel baskınına uğrayan Sarıoğlan, eski yerleşim yerini terk ederek, bugünkü yerine taşınmıştır. Zamanın Valisi Nazım GÜLESEN’in, yeni yerleşim yerinin planlamasında çok önemli katkıları olmuştur.

    Sarız İlçesi

    gur

    İlçenin tarihinin MÖ.700’lü yıllara dayandığı sanılmaktadır. Kayseri’nin diğer ilçelerinin olduğu gibi Sarız’ın da M.Ö. 2000 – 1750 tarihlerinde Hititlerin egemenliği altında kaldığı sanılmaktadır. Daha sonra Asurlular, Medler, Persler, Makedonya Krallığı, Kapadokya Krallığı (M.Ö. 280-M.S. 17), Romalılar ve Bizanslılar yöreye hakim olmuşlardır. Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Selçukluların eline geçen yöre, 1127 yılında Danişmentliler’den Emir (Melik) Gazi’nin eline geçmiştir. Anadolu Selçuklularından Kılıçarslan II. 1176 yılında Danişmentliler’den geri almıştır. Kayseri ve yöresi Alaaddin Keykubat zamanında önem kazanmıştır. 1244 yılında İlhanlı hücumlarına maruz kalan yöre, Moğol-İlhanlı valilerince idare edilmiş, bunlardan Emir Eratna’nın Kayseri’de büyük bir beylik kurması üzerine 1343 yılında beyliğin merkezi olmuştur. Osmanlılar 1398 yılında burayı ele geçirmiş ancak Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşında (1402) yenilmesinden sonra Karamanoğulları ve Dulkadiroğulları yöreye hakim olmuştur. Yavuz Sultan Selim’in 1515’te, İran seferi dönüşünde Osmanlı topraklarına katılmıştır. Adana yöresinde yaşamakta olan Avşar boylarından bir kısmı Sarız yaylalarında göçebe hayatı yaşarken 1840’lı yıllarda yerleşik hayata geçmişlerdir.      Sarız İlçesinin içinden geçen Sarız Çayı mevcuttur. Avşarlar çay etrafında biten çimenlere öz ismi verdiklerinden ve ilkbaharda çay etrafında sarı güzel çiçekler çıktığı için halk dilinde Sarıöz ismiyle söylene, söylene SARIZ isminin çıktığı rivayet edilmektedir.    Bu isim yöremizin genel adı olup, merkezin eski adı KÖYYERİ’dir.

    Talas İlçesi

    gur

    Talas, Orta Asya’da eski bir Türk Şehri’nin de adı olup, o şehirde yaşayan boylardan birinin Selçuklular zamanında gelerek bu bölgeye yerleşmesiyle birlikte, bölgenin bu adı aldığı düşünülmektedir. 1180 yılında Talas’ın 500 hanelik bir Türk köyü olduğu, kaynaklarda belirtilmektedir.

    Bölge tarih boyunca sırasıyla:
    • M.Ö (1500–510 ) yılları arasında Mazakların,
    • M.Ö( 510–335) yılları arasında Kapadokyalıların egemenliğinde iken, M.Ö 335 yılında İskender’in istilasına uğramıştır.
    • M.Ö( 312–37) yılları arasında Kayrusların,
    • M.Ö 37 yılından sonra M.S.1127 yılına kadar önce Romalıların sonra da Bizanslıların yönetiminde kalmıştır.
    • 1127 yılında bölge Danişmentlerin eline geçmiştir.
    • 1169 yılında Anadolu Selçukluların idaresine geçen bölge, 1243’de Moğol istilasına uğramıştır.
    • Anadolu Selçuklularının yıkılmasından sonra, önce Eratna sonrada Kadı Burhaneddin Devleti’nin yönetimine giren bölge 1398 yılında Kadı Burhaneddin’in ölümüyle Osmanlı yönetimine bağlanmıştır.
    • 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra Karamanoğullarının hâkimiyetine, 1467 yılında tekrar Osmanlıların egemenliğine girmiştir.
    • 1510 yılından itibaren İran Hükümdarı Şah İsmail’in baskısına maruz kalan Ermenilerden bir kısmı (80–90 hane kadarı) Talas çevresine yerleştirilmiş ise de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu müteakiben bu yöredeki Rumlar Yunanistan’a, Ermeniler de muhtelif ülkelere göç etmişlerdir.
    • 1907 öncesi Kayseri Livasına bağlı bir kasaba iken, 1907’de belde teşkilatı kurulmuş ve 1911’de Kayseri’ye bağlı bir bucak olmuştur.
    1987’de, 3392 Sayılı Kanunla ilçe olmuştur.

    Tomarza İlçesi

    gur

    İlçenin tarihi, il merkezi olan Kayseri ile aynıdır. Bölgenin çok eski bir yerleşim yeri olduğu İlçe merkezi ve Dadaloğlu Kasabasında bulunan ve bugün Kayseri’deki müzelerde sergilenen ilk çağlara ait hayvan heykelleri, paralar ve kabartma resimlerden anlaşılmaktadır.

    1071 yılında Alparslan’ın Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun fethine kadar bölge sırasıyla Kapadokyalılar, Büyük İskender’in Makedonya İmparatorluğu, Pers İmparatorluğu ve Romalıların idaresinde kalmıştır. Malazgirt Zaferinden sonra bölgeye Uygur Türkleri ile İran’dan gelen Afşar Türkleri yerleşmiştir. Tomarza Osmanlı İmparatorluğu idaresinde iken de aynı isimle anılmış ve arak yönetilmiştir.
    Cumhuriyetin ilanından sonra 1924 yıllarında Yunanistan ile imzalanan Nüfus Mübadelesi anlaşmaları ile Türkiye’ye getirilen Türk ailelerin bir kısmı Tomarza ve bazı mahallerinde iskan edilmiştir. Bundan sonra 1936, 1940 ve 1950 yıllarında Bulgaristan’dan gelen çok sayıda Türk ailesi de Tomarza merkezine yerleştirilmiştir.
    1953 yılında çıkarılan bir kanunla Tomarza Develi’den ayrılarak şu anki sınırları ile ilçe haline getirilmiştir

    Yahyalı İlçesi

    gur

    İlçe, Anadolu’nun Türkleştirilmesi faaliyetlerine zemin hazırlamak üzere, Anadolu’ya gelen Türk güçlerince kurulmuştur. Türk güçlerinin önderliğini Seyidi Ali, Yahya Ali(Yahya Gazi) ve Benli Gazi’nin yaptıkları bilinmektedir.  Nitekim başta İlçemizin kendi adı olmak üzere bazı mahalleler şimdiki isimlerini bu şahıslardan almaktadır. Örneğin; İlçemizin Yahyalı adını “Yahya Ali’’,Gazibeyli Mahallesi ise adını “Benli Gaziden’’almıştır.

    İlçede bulunan Ulu cami önündeki türbenin Yahya Gazi’ye ait olduğu bilinmektedir. Yine Devlet Hastanesi’nin bulunduğu bahçede halen mevcut bulunan Kümbet içersindeki kitabede yazılı bulunan 1075 tarihi yukarıda adı geçen kişilerin önderliğindeki Türk güçlerinin, bu tarihlerde Yahyalıya geldiklerini göstermektedir.
    İlçede halen mevcudiyetini koruyan tarihi yapıların Anadolu Selçuklu mimarisinin özelliklerini taşıdığını söylemek mümkündür. 1913 yılında Belediye teşkilatına kavuşan şehrimiz, o yıllarda Niğde’ye bağlı bir kasaba iken, Cumhuriyet döneminde Develi ilçesine bağlı bir nahiye durumuna gelmiş ve 1954 yılında Kayseri’ye bağlı ilçesi statüsüne kavuşmuştur.

    Yeşilhisar İlçesi

    gur

    Yeşilhisar’ın kuruluşu kesin olarak bilinmemektedir. İlk önce Hititlerin, sonra Pers’lerin, M.Ö. 3500 yıllarında da İskender’in emrine geçmiştir. Pers komutanı Ogüst Oktav, Komutan ve ünlü hatip Çiçeron’u Kapadokya meselesini halletmek üzere buraya göndermiştir. Böylece M.Ö. 317 yılında bu bölge Roma İmparatorluğu’nun hakimiyetine geçmiştir. Kapadokya bölgesinin sekiz büyük şehri içinde adı geçen Kbistra veya Siyiera bugünkü Yeşilhisar’dır.

    M.Ö. 256 yılında İran’ın, sonra tekrar Bizans İmparatorluğu’nun hakimiyetine giren Kbistra, 672 yılında Battal Gazi’nin fethi ile ilk defa Müslümanların eline geçmiştir.
    Yeşilhisar zaman içerisinde iki defa daha Bizans hakimiyetine girmişse de önce Abbasi’ler sonra Danişment’ler tarafından geri alınmıştır. 1114 yılında Selçuklu’lara, sonra İlhanlı’lara, daha sonrada 1324 yılında Melik Eretna Devleti’ne geçmiştir. Bir süre Karamanoğulları egemenliğine giren Yeşilhisar (Karahisar) Yıldırım Beyazıt zamanında Osmanlı’ların hâkimiyetine geçmiş fakat Timur’un Anadolu’yu istilası ile tekrar Karamanoğulları’nın hâkimiyetine girmiştir.
    Fatih Sultan Mehmet, Koçi Bey’i Yeşilhisar’ın fethi için memur etmiş, böylece son fethi yapılmıştır.
    Lale Devrine kadar Sancak Beyliği olarak önem itibarı ile komşu şehirlerin hiç birisinden geri kalmamıştır. Nevşehir’ li Damat İbrahim Paşa’nın birçok teşkilatı Nevşehir’e nakletmesi sebebiyle önemini yitirmiş ve kaza merkezi olmuştur.
    1856 yılında nahiye olarak Kayseri’ye, 1905 yılında İncesu’ya bağlanan Yeşilhisar (Karahisar) 11.06.1947 tarih ve 5071 Sayılı Kanun ile İlçe merkezi olarak kurulmuştur.
  • Dünya Çocuk Hakları Günü kutlu olsun

    Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ “Geleceğimiz çocuklarımızın Dünya Çocuk Hakları Günü kutlu olsun.”

    Savaşlar ve yoksulluk nedeniyle dünya genelinde milyonlarca çocuk, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’ne açlık, eğitimsizlik, istismar ve şiddet dolu bir ortamda girdi

    Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ve Uluslararası Af Örgütü gibi kurumların raporlarına göre, dünya genelinde milyonlarca çocuk, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’ne savaş başta olmak üzere nedenlerden dolayı açlık, gıda eksikliği, eğitimsizlik, şiddet dolu bir ortamda giriyor.

    Birleşmiş Milletler (BM) tarafından özellikle savaş ve yoksulluğun hüküm sürdüğü coğrafyalarda yaşam mücadelesi veren çocukları korumak ve koşullarını iyileştirmek amacıyla 20 Kasım 1989’da “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” imzalandı. Bu kapsamda söz konusu tarih, dünya genelinde çocukların karşı karşıya kaldıkları hak ihlallerini gündeme taşımak amacıyla Dünya Çocuk Hakları Günü olarak kabul edildi.

    hak21

    Çocuk göçmen sayısı katlanarak artıyor
    Geri bıraktırılmış ülkelerdeki çocuklar, hiçbir sorumlulukları olmamasına rağmen savaş, çatışma, iklim değişikliği ve yoksulluk gibi sorunları en çok yüklenen kesim olarak dikkati çekiyor.

    Raporlara göre çocuk göçmen sayısı sadece 10 yıl içinde 2 kat arttı. Özellikle Suriye ve Irak’ta son dönemde yaşananların bunda büyük etkisi bulunuyor. Dünyada yaklaşık 50 milyon çocuk, kendi ülkelerinin sınırları dışına göç etmiş ya da zorla yerlerinden edilmiş şekilde hayatta kalma mücadelesi veriyor.

    Doğuştan hakları olan temel hakları doğar doğmaz kaybetmek zorunda kalıp, hayata “göçmen” ya da “mülteci” olarak merhaba diyen bu çocukların yaklaşık 28 milyonu şiddet ve güvensizlik nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalanlardan oluşuyor.

    Hayatta kalmak için erken yaşta yollara düşen çocuklar, bu sefer de istismar başta olmak üzere çeşitli olumsuzluklarla karşılaşma riski altında hayatlarını sürdürmek zorunda kalıyor.

    gurselyildiz4

    Suç örgütlerinin eline düşüyorlar
    Çocuklar, çoğu zaman insan kaçakçılığı yapanlara bağımlı olduklarından, insan tacirleri ve diğer suç örgütlerinin eline kolaylıkla düşebiliyor. Söz konusu çocukların bir kısmı, Suriye’deki savaştan kaçıp, Yunanistan’a geçme umuduyla bindiği botun batması sonucu cansız bedeni kıyıya vuran Aylan Kurdi gibi umuda yolculukta hayata veda ediyor.

    Sadece geçen yıl yaklaşık 41 milyon kişi kendi ülkelerindeki şiddet ve çatışmalardan dolayı yerlerinden edilirken, bu kişilerin yaklaşık 17 milyonunu çocuklar oluşturuyor. Bunların üçte biri de Suriye, Irak ve Yemen gibi iç savaşın yaşandığı ülkelerden oluşuyor.

    250 milyon çocuk işçi
    Söz konusu olumsuzluklar nedeniyle dünyada her gün 5 yaş altı yaklaşık 18 bin çocuk, önlenebilir nedenlerden hayatını kaybediyor. Bunların önemli bölümünü yoksulluk ya da coğrafi nedenlerden dolayı hizmetlere ulaşamayan yerlerde yaşayanlar oluşturuyor. Dünya genelinde de babasını kaybetmiş yaklaşık 165 milyon çocuk bulunuyor.

    İstatistiklere göre dünya üzerinde 5-14 yaş grubu arasında 250 milyon çocuk işçi var. Bunların büyük çoğunluğu okula devam edemiyor. Yaklaşık 124 milyon çocuk, ilkokul ve ortaöğretimin ilk kademesine devam edemezken, ilkokulu bitiren her 5 çocuktan 2’si de okuma-yazma ve basit aritmetik işlemleri öğrenememiş durumda bulunuyor. Ayrıca kız çocukların yüzde 11’i, 15 yaşına gelmeden evlendiriliyor.

    Korkunç tahminler
    Şartların böyle devam etmesi durumunda, UNICEF’in ‘Dünya Çocuklarının Durumu 2016’ adlı raporunda; 2030’a kadar çoğu önlenebilir hastalıklardan 69 milyon çocuğun hayatını kaybetmiş, 167 milyon çocuğun yoksulluk içinde yaşıyor, 750 milyon kız çocuğunun ise evlenmiş olacağı tahmin ediliyor.

Toplam 9 bulundu. Şu anda 7. sayfadasınız« İlk sayfaÖnceki...56789